Sayfalar

Bir 12 Eylül Fantazisi

kalabalıklar var, kuru, küfürlü kalabalıklar
yarından bir sevinç olmuş.
koştum, bakmak için öylesine.
derken odaya sen girdin Halepçe sürgünü bedeninle.
ellerin düştü önce göğsüme
gözlerin yoktu...
bir suskunluk bir de söylenemeyen hikayen aramızda;
koştum, koştum,  madrid, barselona, istanbul, atina...
Lorca'yla seviştim  bir zeytin ağacının altında, kızıla kesti zeytinler..
bir anlam veremedim bu kızıllığa:
istanbul Halepçe, diyarbakır istanbul!
gerilla kuşanmış dağlar devriliyor önümde;
ellerin koynumda gezinirken gecede,
yüreğime dokunuyorsun  usulca,
Naziler ay yıldızlı şarkılar söylerken  karanlığa
bir sen oluyoruz, bir ben.
saçların, saçlarını giyiniyorum
simsiyAh bir gece oluyor koynumda ıpıslak!
ve kocaman mavi dalgalar geliyor  üstümüze
sen Filistin gibi azalırken yavaş yavaş içimde
bir kıyamet kopuyor, Selanik gibi
çırılçıplak gecede...

12 Eylül  2010

Sahici Aşk

Bir özenti değil bu
Gerçekten aşığız birbirimize
Hiçbir şeyi yabana atmıyoruz
Saçlarımı kestiğimi bile yazıyorum ona
Gelecek bir protestonun tehdidi olmasın  diye
Aramıza girecek ne varsa temizliyorum
Bembeyaz olmalı bu sefer aşkın rengi
El ayak uykuya çekilmiş
Yazıyorum, yazıyoruz; her bir şeyi
Ayrılıkları hiç yaşamayacağımız
Susadığımız sevişmeleri
İki kişilik

Sabah kahveleri yatak odamızda
"Gardropsuz bir oda bizimkisi
En sevdiğm şarkılar var aramızda sadece
"Aradığım kadın sensin", diyor.
Her yanım güzele kesiliyor
Gurur duyuyorum
Hangi şehirde olduğunu sormuyorum
Hangi makamlarda ağladığımı bilmiyor
Mazeretimiz var
Seviyoruz!
Merak etmiyorum, etmiyoruz
Ve
Lisbon Limanında şafak söküyor
Face book patentli aşkın
Yalnızlığında...

25 Eylül 2010

Entelektüel Kibir ve Püritanizm

Geçen gece ay ışığında dolunayı seyretmekten dönerken, bir araba durdu önümde. Oysa bu küçük köyde,lLimanla, benim kaldığım köy yolu ıssızdır. Yürüyerek yarım saate gidilir. Çoğunu tanırım buradakilerin. "Tercüman Kadın" derler bana.
Önce arabaya binip binmemekte tereddüt ettim. Fakat, öyle samimi, öyle yalın bir davetti ki, dayanamadım. Meğer beni hep görürmüş yürürken bu  gece rastladığım arkadaş. Türkçeyi nerede öğrendiğimi sordu, birlikte güldük. "Yerli" , sosyete kadınlar olsa, beni terslerdi ",dedi.
Birlikte biraları doldurduk arabaya, Liimana indik tekrar. Limandaki her yer kapanmıştı. Sahile inmeye karar verdik.
Yürürken, yine burada kalan, çok eski bir dosta rastladım. Kendisi, şiir yazar, resim yapar. Yabancı dil bilir. Beni bu balıkçıyla görünce şaşırdı. Biraz oturduk ama, küçümsemesini öyle belli etti ki...
Sonra biz kalktık, denize ayaklarımızı sokacağımız bir yere yürüdük.
"Geceki Yabancı" adını vereceğim bu arkadaşa. O  bana, buraları anlattı; çocukluğunu, yerli yabancı turist gelmeden, nasıl olduğunu insan ilişkilerinin ve doğanın. Dışardan gelenlerin, "yerlileri" sevmediğini, oysa onların aç gözlü olduğunu, vurguladı. "Biz, denizle büyüdük, denizin kıymetini biliriz, bir pet şişesi atmayız, kirletmeyiz", dedi içi yanarak.
Balıkçılığı da bırakmış, bir balıkla göz göze gelmiş ve vuramamış. O gün karar vermiş  balık avlamamaya.
Saatlerce konuştuk. Benden hiçbir beklentisi yoktu onu önemsemem dışında.
"Limandaki entel dostun beni küçümsedi. Ben de onu tanırım yıllardır. Bir gecelik, Kürt olurlar, köylü olurlar zevkleri hatırına, ilkesizdirler, ondan sonra biter. Bizden bilgili olduklarını sanıyorlar güya..." Sesinde öyle bir içerleme ve sitem vardı ki, içim sızladı. Hiç yorum yapmadım. Oysa biliyordum bu entel-gay arkadaşımın, okumamış, işçi , Kürt bir sevgilisi olduğunu. Kimselere tanıştırmak istemediğini. Ve benim bu balıkçıyla sohbet etmemi dahi küçümseyen kibirine de güldüm...
Gün ışığını beraber karşıladık Geceki Yabancı arkadaşımla. Yıldızları, doğayı çok iyi tanıyordu. Referandumdan da söz ettik. O da ne evet ne hayır diyecekmiş. Anarşizmin A'sını duymamış, ben de söz etmedim. Ama, benden iyi bildiğini hissettim. En ufak imada bulunmadı  beni sırf kadın olduğum için istediğine dair. Benimle, insanca ilişki kurdu, sıcacık, çıkarsız. Herşey konuştuk. Yıldızlar bakakaldı bu dostluğa...!
  Öyle sevinçle döndüm ki eve!...

Kim demiş yıldızlar yalnız diye?

gökyüzü değil sadece, dağların dorukları da yıldız yüklüydü.bütün gece bekledim gelsinler, birlikte uçalım diye. saatlerce bakıştık, önce birbirimizin sabrını deneyerek. sonra göz göze geldik, o alçaldı biraz, ben yükseldim buluşma noktasına,  derken havalandık.. bazen dağlara doğru yol aldık, bazen denize doğru, açıklara, karşıki yasak adaya...kimseler görmedi, mazlum'la, şımarık dışında.şımarık, yan taraftaki komşunun köpeği. mazlum da, dağın eteğindeki, köylünün eşeği.ben gök yüzüne asıldıkca, endişelenip havluyor şımarık, sonunda anlayıpı, sessizce beni izledi.
her dostum için bir yıldız tuttum, kendime de...yıldızımı,ha geldi ha gelecek diye beklerken, aniden fırladı fişek gibi diğer yıldız kümesinin içinden arkasında alevler saçarak deniz tarafına doğru. arkasından bakakaldım...! küme halinde gezenlerin ışıkları kırmızı, daha ağırlar. bir ara iyice yaklaştılar bana doğru, birden ürktüm ve içimden, "sakın beni almaya geliyor olmasın bunlar", diye de geçirmedim değil!...
ressam yeteneğim olsa bu tabloyu çizerdim. şöyle bir hayal edin: gökyüzüne asılmış bir kadın, bir yanında, uzun, karamel renginde tüyleri olan bir köpek, diğer yanında, koca siyah gözleriyle, melul -mazlum bakan bir eşek.sevinçten kalbim duracak sandım bir an!...
koydaki teknelerin çiğ parlak ışıkları yandı söndü...
etrafıma bakındım tedirginlikle,  biziz sadece, bir de hışırtıyla kıyıyı döven dalgaların şehvetli sesi.kimbilir kaç deniz kızı sevişiyor koynunda şimdi...bir süre dinledim dalgaları, ılık bir rüzgar saçlarımı okşadı sessizce, derin derin nefes aldım, kalbim hızla çarpmaya başladı heyecandan, dinledim, sadece dinledim denizin sesinine karıştı adımlarım...
kimseler görsün, dokunsun  istemiyorum bu güzelliğe, yoksa gecenin tüm büyüsü bozuldu bozulacak!
gece hırsızları değil beni korkutan, çift kişilik yataklarda  kavuşmayı bekleyen  sevgisiz  bedenler...

koynumda yıldızlar ve hayallerim, el değmemiş sabahlara doğru yol alıyoruz gizlice...

13 Ağustos 2010

AŞK HALA TUTSAK ERKEK ELLERDE

PAGAN KADINLAR, AŞK''tan çok düşlerinin peşindedirler; aşka inanmadıklarından değil, hiç değil. Ve  Nerudalarla, Lorcalarla, Sylvia Platlarla buluşmaları bundandır geceleri gizli gizli. Çünkü AŞK hala tutsak erkek ellerde...Exile!

BU GECE EN HÜZÜNLÜ ŞİİRLERİ YAZABİLİRİM

Bu gece en hüzünlü şiirleri yazabilirim

Şöyle diyebilirim: "Gece yıldızlardaydı
Ve yıldızlar, maviydi, uzaklarda üşürler"

Gökte gece yelinin söylediği türküler

Bu gece en hüzünlü şiirleri yazabilirim
Hem sevdim, hem sevildim ya da o böyle söyler


Bu gece gibi miydi kucağıma aldığım
Öptüm onu öptüm de üstünde sonsuz gökler

Hem sevdim, hem sevildim, ya da ben öyle derim
Sevmeden durulmayan iri, durgun bakışlı gözler
Bu gece en hüzünlü şiirleri yazabilirim
Duymak yitirdiğimi, ah daha neler neler

Geceyi duymak, onsuz daha ulu geceyi
Çimenlere düşen çiy yazdığım bu dizeler

Sevgim onu alıkoymaya yetmediyse ne çıkar
Ve o benimle değil, yıldızlıdır geceler

Yürek zor katlanıyor onu yitirmelere
Uzaklarda birinin söylediği türküler

Bakışlarım kovalar onu tellim her yerde
Bakışlar sanki onu bana getirecekler

Böyle gecelerdeydi ağaçlar beyaz olur
Artık ne ben öyleyim ne de eski geceler

Sesim arar rüzgârı ona ulaşmak için
Şimdi sevmiyorum ya, eskidendi sevmeler

Şimdi kimbilir kimin benim olduğu gib
iSesi, aydınlık teni, sonsuz uzayan gözler

Sevmiyorum doğrudur, yürek bu hâlâ sever
Sevmek kısa sürdüyse unutmak uzun sürer

Bu gece gibi miydi kollarıma almıştım
Yüreğimde bir burgu ah onu yitirmeler

Budur bana verdiği acıların en sonuS
ondur bu onun için yazacağım dizeler

PABLO NERUDA
Türkçesi: Hilmi YAVUZ

Anarşizm ve Şiddet


Anarşizm ve Şiddet

24 Temmuz 2010 Cumartesi, 15:49 tarihinde Emma Goldman tarafından eklendi
Anarşizm, şiddetin karşısında, özellikle, global kapitalizmin sistemleştirip, içselleştirdiği ve "benimsettiği" şiddetin karşısında BARIŞ'ı savunur. Hele hele bugünkü devletlerin uyguladığı her çeşit şiddetin karşısına, (tüketim şiddeti de dahil) alternatif politikalarıyla, şiddetsiz, daha az tüketim ve çalışmayla, karşılıklı dayanışmayı esas alan yaşam örnekleri sunar.
Amerika, Batı devletleri ve diğerleri de dahil olmak üzere, tüm devletlerin, ekonomik, sosyal, siyasi, kültürel politikaları, temsil ettikleri sınıfın lehine, yoksulların aleyhinedir.
Ortada bir pasta vardır ama bu pastadan payını, sanıldığı gibi, Batının ezilen sınıfı değil, egemen sıınıfları yararlanır. Bu bakımdan, yeryüzünün yoksullarının kaderi ortaktır. Paris sokaklarında başlayan bir isyanın, İstanbul sokaklarındaki isyanla rengi ve sesi aynıdır. Ortak bir mücadelenin parçaları hem de bütünüdür bu farklı yerlerdeki direnişler. Ezilenlerin, "Avrupalısı, "yerlisi" , "Amerkalısı", "Almanı", "Türkü" yoktur.
Kapitalizmin yarattıığı ekolojik, kültürel, ekonomik şiddetine karşı durmak için, şiddeti, şiddetle karşılamayı değil, şiddetin barınamayacağı, yeniden yeniden üretilemeyeceği oluşumlara ihtiyaç vardır.
Kapitalist sistem kötüdür ama bu sistemin içinde herkes vardır. Dolayısıyla, sistemi değiştirmeye, kendi küçük dünyalarımızdan başlamak zorunluluktur. Sistemi suçlayıp, zaman zaman (1 Mayıs gibi günlerde) ibadet edercesine meydanlara koşmak yeterli midir? Elbette ki değildir. Böyle şeylerin yapılmasına itirazım yok ama, bu tür şaşahalı olayların ateşi çabuk söner. Bunların dışında, toplumsal dönüşüm için, gerçekten kalıcı, günlük yaşamımızı da içine alan, anarşist düşünce ve politikaların yaşama geçirilmesidir.

Geçen Ekim ayında, Direnistanbul çok güzel, övgüyü hak eden pratikler sergiledi günlerce. Balat, Tozkoparan ve buna benzer mahallere uzanan bir direniş festivaliydi bu. Keza, Keredeniz İsyanda, Mersin Anti Nükleer Festivali gibi oluşumları da saymak yerinde olacak. Buralarda mücadele veren, evsizilerin, susuzların, tarlası -bahçesi ve köyü yıkılanların, işten atılan mazlumların bir parçasıyız.. Kimseye önderlik etmek gibi bir düşüncemiz olamaz, olanlarla da mücadele ederiz. "Biz" sadece, bu kalabalık mazlum çoğunluğun bir parçasıyız.

Sistemin yıkıcılığını görmek için de anarşist, solcu vb olmak gerekmez. Yığınlarca insan bunun farkında ve bilincindedir. Çoğunun,"kaderdir ne yapsa yeridir", diye mırıldandığını duyar gibiyim. Fakat, insanları sokağa taşımayan, duyarsızlıkları değil, gerçekten bir umudu ateşleyecek mücadele örnekleri göremediklerindendir. SonTekel İşçileri mücadelesini burada olumlu bir örnek olarak anmakta yarar var.Hem işciler, hem dayanışma gruplarının gösterdiği pratik açısından. Artık birşeyler eskisi gibi değil sanki. İnsanlar direniyor!

Bugüne kadar yaşanan devrimci pratikler hep yenilgiyle sonuçlanmıştır. Bunların detaylarına girmek, bu yazının sınırlarını aşar. Yalnız şu kadarına değinmekte yarar var:
1936 İspanya Devriminin esas yenilgisi, devrimi erteleyip, faşizmle savaşı esas almasıdır. Halbuki, savaşmak için savaş değil, devrim için savaş olmalıydı. Ancak ve ancak bu yöneliş, devrime katılan yığınların ruh ve bedenini sağlam tutabilirdi.
Kim ne derse desin, barış, savaştan güçlüdür. Barış'ın ANARŞİSİNİ yaratmak pasifizim değildir. Varolan topluma alternatif olarak, yaşamın her alanını kapsayan yaşam deneyimleri neden olmasın? Örneğin, Mimari de dahil, cocuk bakımı, aşk hayatımız, ev işleri, sosyal ilişkiler, iş yaşamı, sistemi yıkmak kadar anarşist politikaların içindedir, olmak zorundadır. Sistem de bunları, bizim adımıza örgütleyerek ayakta durmuyor mu?


Anarşi bir dönem yaşanan öğrenci hobisi değil, yaşamın kendisidir. Örgütlenmeyi önemser. Hiyerarşik örgütlenme va kurumlara karşı olması demek, örgütlenmeyi reddediyor anlamına gelmemektedir. Yukarıdan dayatılan disiplin değil, öz disiplini geliştirmeyi önemser.Var olan, yazılı yazısız yasa ve kurallarla değil, anarşist etik ve sorumlulukla davranmayı esas alır. Ve bir anarşist, toplumu değiştirmeden önce, kendisini değiştirmeyi esas almalıdır. Bu, uzun bir yolculuktur; her aşamada başkalarıyla, karşılıklı öğrenerek, deneyerek yürünecektir.
Anarşinin, mor ve pembe renkleri de vardır. Cinsiyetçiliğe, gay-lesbiyen, biseksüel, transeksüel ayrımına izin vermez. Irkçılığın, milliyetciliğin olduğu gibi, yaşlılara, çocuklara, hayvanlara, doğaya karşı ayrımcılığın, dışlamanın da karşısındadır.
Şimdilik aklıma gelen ve görebildiğim şeyler bunlar. Eminim, bunları paylaşarak daha iyisini yazmak mümkün. Önemli de değil. Ben sadece anladığım kadarıyla anarşiyi anlatmaya çalıştım.
Mücadele alanları belli. Önemli olan, bunların pratiğe geçirilmesidir. Bu toplumda olmaz diye birşey yok. Bugün olmazsa yarın hiç olmayacaktır.Unutmayalım ki, "küçük" "küçük" mücadele ve isyanların toplamıdır devrim. Olmadık bir sabah uyandığımızda yaşayacağımız ütopya hiç değildir.
Haydi öyleyse, sokak ve mahaller bizim, onları geri istiyoruz!
E

Dans edemediğim bir devrim, devrim değildir


1 Mayıs kapıda, hepimiz bir başka türlü dans etmeye hazırlanıyoruz. Emma Goldman’ın kısaca ifade ettiği bu cümle, her türlü dogmayı yerle bir ederek, anarşist pratiğe vurgu yapıyor. Yaşamın kendisini, her türlü soyut dogma ve prensiplerden üstün görüyor. Yaşayan anarşizm diyebiliriz buna.

Çoğunuz bilmese de, ben uzun yıllardır “dışarıda” yaşayan bir anarşistim. Bu kimliğimin yanında, başka kimliklerim de var ama siyasi kimliğim bu. Gerekli olmayan durumlar dışında öne çıkarmayı sevmem bu kimliğimi. Yeri geldiğinde de gururla taşırım. Taşımak zorunda olmayacağım günlerin özlemini belirtmeme gerek yok sanırım.

Dünyanın hemen hemen her yerinde, belli dönemler hariç (İspanya 1936) anarşistler hakkında çok olumlu şeyler duymayız. Hele hele Türkiye’de, geleneksel medya, bu sıfatı yerli yersiz küfür gibi işler.

Peki “biz” kendimize nereden ve nasıl bakıyoruz acaba?

Ben, kendi adıma cevaplandıracağım bu soruyu. Bana kalırsa, biraz fazla cimriyiz olumlu yanlarımızı öne çıkarmakta.

Sayıca belki azınlığız, belki... Ama, çoğunluğun bir parçasıyız. Örneğin, “cumartesi anneleri”, “kardeşime dokunma kampanyası”, “biz erkek değiliz grubu”, sevgili Pınar Selek’in de bizzat içinde bulunduğu, sokak çocukları oluşumu gibi...

Çoğumuz doğrudan devlet ve kurumlarının şiddetini yaşamış, çoğumuz da dolaylı. Çoğu arkadaşımız, anarşizme, vicdani red boyutunda katkıda bulunmuştur. Genel olarak, yukarda saydığım kampanya ve muhalif grup ve oluşumlara destek veren bir toplumuz. Bu tutumlarımızdan dolayı, ekonomik haklarımız kısıtlanıyor, toplumsal yaşamımız felç oluyor, elbette kişisel hak ve özgürlüklerimiz bağlamında, siyasi iktidarların hedefiyiz, şöyle ya da böyle.

Müttefiklerimiz hep unpopülar kesimler. Savaş karşıtıyız. Geyiz, lesbiyeniz, transgenderız, eşcinseliz, orospuyuz, Kürdüz, Ermeniyiz vb.. İşsiziz, işten atılmışız, ev kadınıyız...

Şu günlerde toplumdaki güçler dengesine baktığımız zaman iki kutup var: Ak Parti ve taraftarları bir yanda, Ulusalcılar-Ergenekoncular diğer yanda.

İki yüzlü siyaset de bu iki kutup arasında cereyan etmekte. Geleneksel medya da bu iki güç arasında rol oynuyor. Televizyon, radyo da dahil, her gün, hangi önemli bilim kadını/adamının evi arandı, tutuklandı, nereye baskın yapıldı yaygarası yapılmakta. Doğrudur bu baskınlar ve aramalar. Hiçbirini onaylamıyorum. Düşmanım da olsa herhangi birine işkence yapılmasına karşı çıkarım. Anarşist olmam gerekmez bunlara karşı çıkmam için. İnsan hakları bağlamında, yine savunurum kişisel hak ve özgürlükleri.

Ama konu bu değil. Anarşistler, reelpolitika arenasının içinde mi kalmalı, dışında mı? Elbetteki dışında kalmalıyız. Bu kalış, bir nemelazımcılık değildir.

Başta da belirttiğim gibi, bizim taraf olduğumuz toplum kesimleri bellidir. Bu topraklarda, adına kemalist, milliyetçi, ulusalcı diyen taraf da, islamcı-liberal diyen taraf da yıllardır masum insanların kanını dökmektedir. Haftada bir nefret cinayeti işlenmektedir. Binlerce insan kayıptır. Binlerce insan, savaşı, militarizmi reddettiği için yaşamıni zar zor sürdürmektedir. Yığınla insan işsizdir, işten kovulmuştır. İşte “biz” bu geniş muhalefetin bir parçasıyız.


Bizlerin “mağduriyeti”, kaybı, genel medya haberlerinde geçmez. Bu “sessizler” çoğunluğunun bir parçası olarak anarşistler, seslerini, kendi güçleri oranında, ezilen çoğunluğun bir parçası olarak duyurma çabasındadır bana göre. Doğrusu da budur zaten.

Hangi tür iktidar olursa olsun, onun ordusundan, polisinden medet ummak, ona çağrı yapmak, anarşizme yabancıdır, bağdaşmaz. Diğer yandan, bu iki güç arasındaki çatışmada , şu sıra hedef alınan güçleri de “mazlum” göremeyiz. Reel politik arenadaki, hiç bir siyasi gücün tarafı değiliz. Bu dengelere göre de politika üretmemeliyiz.

Tam tersine, hak ve özgürlükleri savunmanın, işkenceye, kovuşturmaya, soruşturmaya karşı gelmenin yolu, yukarıda sözünü ettiğim tabanla birleşip, özgürlük ateşini onlarla birlikte alevlendirmektir. Bugünlerde daha bir gözümüze kakılan (oysa yıllardır hep bize yapılır durur) şiddetin elbette karşısındayız. Bununla mücadele etmek zorundayız.

Anarşistler, hiçbir siyasi güç ve kurumun silahşörlüğünü hiçbir şekilde yapamazlar. Toplumsal muhalefetin, toplumsal devrimin yolu da, siyasi iktidarı hedef alarak politika üretmekten değil, toplumsal muhalefetin içinde organik bağlar oluşturmaktan geçer.

Sırası gelmişken Britanya’dan da bir iki örnek vermek istiyorum. Bu örnekler tamamen benim yaşadığım deneyimlerle ilgilidir.

Biliyorsunuz, son G20 olaylarında 1 kişi öldürüldü polis tarafından. Polisin neden olduğu başka öldürme ve yaralama olayları da var.

Polis şiddetine karşı bir gösteri düzenlemeyi planlıyoruz 1 Mayıs’a paralel bir eylem olarak.

Ayrıca, büyük bir çoğunluk, şu sıralar Ford işçilerini destekleme grubuyla çalışmakta.

Kuzey Londra’da, 1 Nisan 2009 tarihinde, işçiler fabrikayı işgal ettiler. Çoğu 30-40 yıldır Ford lastik fabrikasında çalışıyor. Ve patron kendilerine 1 saat önce bildiriyor atıldıklarını. Asgari ücretle yeni işçiler almak için tabii.

Sendikanın uyuz politikasına rağmen, işçiler fabrikayı işgal ettiler. 9 gün sonra, polis gelmeden çıkmak zorunda kaldılar ama fabrikanın önünde direniş devam ediyor üç haftadır. Belfast Ford işçileri de işgalde. Almanya-Münih (40.000 işçi) işgale destek verdi. Biz, bir kesim anarşist de, işçilerle dayanışma grubundayız. Yardım geceleri düzenliyoruz. Vardiyalı nöbet tutuyoruz fabrika önünde, mücadeleyi yayma toplantıları düzenliyoruz vb.

Bu örneği şundan verdim. Burada hangi anarşiste sorarsan sor, İngiltere genel siyasetinde neler oluyor, pek az bilgi alabilirsin. Çoğumuz, milletvekillerinin adını bilmeyiz. Labour Parti,- İktidardaki İşçi Partisi ile ana muhalefet partisi Torylerin arasındaki çekişmeleri de pek fazla dikkate almayız.

Ama anti-terör yasaları, kimlik kartı- zorunlu uygulaması, evsizler mücadelesi gibi oluşumların bir parçası ve tarafıyız.

Mart ayında İstanbul’da, birkaç eylemde bulundum. Cihangir’de , “kardeşime dokunma” çerçevesinde şenlikli bir havada bildiri dağıttık. Ve gördüm ki, hiçbirimiz “konformist” değiliz. Böyle bir eleştiriyi hak etmiyoruz genel olarak. Gücümüz, imkânımız oranında mücadele ediyoruz. Ayrıca, genel olarak şiddete, cinsel, duygusal tacize karşı atölye çalışmaları başlatmanız takdir edilmeyecek gibi değildi.

Dans etmesini biz çok iyi biliyoruz. Ben kısaca özetlemeye çalıştım ama... benim anlattığımdan daha iyi dans ediyoruz sanki!

E

29 Nisan 2009